Don't Look Up
"Don’t Look Up" (Yukarı Bakma) filmini ilk izlediğimde, jenerik aktıktan sonra dakikalarca tavanı izlediğimi hatırlıyorum. Bazı filmler size bir hikaye anlatır, bazıları ise suratınıza bir tokat gibi çarpar. Benim için bu film, modern dünyanın, sosyal medyanın ve siyasetin içine düştüğü o trajikomik uçurumun en net röntgeniydi. Eğer sen de benim gibi, "Dünya nereye gidiyor?" diye kendine soruyorsan, gel bu kıyamet provasını beraber inceleyelim.
Gökyüzündeki Kıyamet ve Bizim Körlüğümüz: Don’t Look Up ve Modern Dünya Eleştirisi
İnsanoğlu olarak en büyük yeteneğimiz nedir biliyor musun? Gözümüzün önündeki devasa gerçeği görmezden gelip, küçük detaylarda boğulmak. Don’t Look Up, tam olarak bu "başarımızı" anlatıyor. Filmi izlerken kendimi defalarca karakterlerin yerine koydum; bazen çaresizce bağıran Kate Dibiasky oldum, bazen de sistemin içinde eriyip giden Dr. Randall Mindy... Ama en çok da o ekran başında olan biteni bir "magazin haberi" gibi izleyen kalabalığın içinde hissettim kendimi.
Bilimin Çaresizliği ve Benim Hayal Kırıklığım
Filmin başında, Everest büyüklüğünde bir kuyruklu yıldızın dünyaya çarpacağı kesinleştiğinde, ben de tıpkı bilim insanları gibi bir panik hissettim. Ama asıl şoku, bu haberin Beyaz Saray’da nasıl karşılandığını görünce yaşadım. Bilimsel bir veri, insanlığın sonunu getirecek bir gerçek, siyasi bir "zamanlama" sorununa nasıl dönüşebilir?
Benim için filmin en can yakıcı noktası burasıydı. Bilgiye bu kadar kolay ulaştığımız bir çağda, cehaletin nasıl bu kadar organize bir güce dönüştüğünü izlemek canımı yaktı. Dr. Mindy’nin o masum heyecanının, popülarite ve "medya maymunluğu" arasında nasıl eridiğini gördükçe, kendi hayatımdaki akademik ve etik değerleri sorguladım. Gerçekten de, doğruyu söylemek artık yeterli değil mi?
Medya Sirki: Her Şey Bir "Like" İçin mi?
Filmin en sinir bozucu ama bir o kadar da haklı bulduğum sahneleri televizyon programlarıydı. Dünya yok olmak üzereyken, bir pop yıldızının ayrılık haberinin daha çok ilgi görmesi... Ben bu sahneleri izlerken, her gün kaydırdığım sosyal medya akışımı düşündüm. İklim krizi, savaşlar, açlık... Hepsi birer "içerik" haline gelmedi mi?
Sunucuların o her şeyi hafife alan, sürekli gülen suratları bana şunu düşündürttü: Biz ne zaman bu kadar duyarsızlaştık? Ciddi olan her şeyi "sıkıcı" bulup, ölümü bile bir şakaya dönüştürmek, aslında korkumuzun bir yansıması mı? Ben, filmdeki o sabah programı sahnelerinde, günümüz medyasının aslında gerçeği aydınlatmak değil, gerçeği karartmak üzerine kurulu olduğunu bir kez daha anladım.
"Yukarı Bakma" vs "Yukarı Bak": Bir Kutuplaşma Hikayesi
Filmin adı olan "Don’t Look Up" (Yukarı Bakma) kampanyası, bana günümüz siyasetinin nasıl işlediğini kanıtladı. Gökyüzünde çıplak gözle görülebilen bir kuyruklu yıldız varken, birilerinin "Yukarı bakmayın, size yalan söylüyorlar" demesi ve insanların buna inanması... Bu bana o kadar tanıdık geldi ki!
Kendi hayatımda da şahit olduğum kutuplaşmaların, en temel bilimsel gerçekleri bile nasıl ikiye böldüğünü düşündüm. İnsanlar, gerçeği görmek yerine, ait oldukları grubun yalanına tutunmayı tercih ediyorlar. Ben, insanların o kuyruklu yıldızı görene kadar yukarı bakmamalarını izlerken, ideolojilerin gözlerimize nasıl birer perde indirdiğini dehşetle fark ettim.
Peter Isherwell ve Algoritmaların Efendiliği
BASH şirketinin CEO’su Peter Isherwell karakterine ayrı bir parantez açmak istiyorum. O, sadece bir iş adamı değil; verilerimizi toplayan, nasıl öleceğimizi bile tahmin eden algoritmaların bir simgesi. Onun, kuyruklu yıldızı bir "maden kaynağı" ve "ekonomik fırsat" olarak görmesi, kapitalizmin insan hayatına biçtiği değerin en sert eleştirisidir.
Ben de bazen telefonumdaki uygulamaların beni benden daha iyi tanıdığını düşündüğümde ürperiyorum. Isherwell gibi figürler, bize "her şey kontrol altında" derken aslında kendi kâr marjlarını hesaplıyorlar. İnsanlığın kurtuluşunu bir kâr-zarar tablosuna indirgemek, belki de kuyruklu yıldızın kendisinden daha tehlikeli.
O Son Akşam Yemeği: Gerçekten Neye Sahibiz?
Filmin finali, benim için sinema tarihinin en duygusal ve en vurucu sahnelerinden biridir. Kaçış yok, kurtuluş yok... Sadece bir masa etrafında toplanmış dostlar, aile ve paylaşılan son bir yemek. Dr. Mindy’nin o an söylediği cümle hala kalbimde bir sızıdır: "Gerçekten her şeye sahiptik, değil mi?"
Bu cümle üzerine günlerce düşündüm. Sahip olduğumuz temiz hava, sevdiklerimizin sesi, içtiğimiz su... Biz bunları o kadar doğal karşılıyoruz ki, bir gün hepsinin gidebileceği fikrini aklımıza getirmiyoruz. Ben o sahnede, hayatın tüm o gürültüsünden, siyasetinden ve kavgasından sıyrılıp sadece "insan" olmanın ne kadar kıymetli olduğunu anladım.
Sonuç: Biz Hangi Taraftayız?
Don’t Look Up, izleyip geçilecek bir komedi filmi değil. Bu film, bize ayna tutan bir uyarı fişeği. Ben bu yazıyı yazarken, aslında kendi kendime de bir söz verdim: Yukarı bakmaktan, gerçeği aramaktan ve ne kadar acı olursa olsun doğruyu söylemekten vazgeçmeyeceğim.
Dünya belki yarın bir kuyruklu yıldızla yok olmayacak, ama biz duyarsızlığımızla onu her gün biraz daha tüketiyoruz. Şimdi kendimize sorma vakti: Biz yukarı bakanlardan mıyız, yoksa gözlerini kapatıp fırtınanın geçmesini bekleyenlerden mi?
Yorum Gönder
0 Yorumlar