Aydınlanma Çağının Öncüsü - Descartes

 

aydınlanma çağının öncüsü descartes

Aslında bu yazıyı yazmaya niyetlendiğimde aklımda bin tane tilki dönüyordu. Hani bazen insan öyle bir noktaya gelir ki, etrafındaki her şeyden, duyduğu her haberden, okuduğu her bilgiden şüphe etmeye başlar ya; işte tam o ruh halindeyken kitaplığın tozlu raflarından Descartes’ın dünyasına dalıverdim. Modern felsefenin babası, Aydınlanma Çağı'nın o sarsılmaz öncüsü... Ama benim için o, sadece bir filozof değil, aslında zihninin içinde kaybolmuşken kendine sağlam bir zemin arayan dertli bir adam.

Descartes’ı okurken şunu fark ettim: Biz bugün her şeyi biliyormuşuz gibi davranıyoruz. Elimizde telefonlar, her bilgiye bir saniyede ulaşıyoruz, her konuda bir fikrimiz var. Ama aslında bildiklerimizin ne kadarı gerçekten bize ait? Ne kadarı başkalarının bize öğrettiği, doğruluğunu hiç sorgulamadığımız kalıplar? İşte Descartes, yaklaşık dört yüz yıl önce tam olarak bu soruyu sormuş: "Her şeyi bir kenara bıraksam, her şeyden şüphe etsem, elimde sarsılmaz ne kalır?"


Her Şeyi Yıkıp Yeniden Başlamak

Descartes’ın Yöntem Üzerine Konuşma ve Meditasyonlar kitaplarını okurken, adamın o meşhur "şüphe" yöntemine hayran kalmamak elde değil. Adam diyor ki; "Madem duyularım beni bazen yanıltıyor, o zaman duyularımla öğrendiğim her şeyden şüphe edebilirim." Düşünsenize, şu an oturduğum sandalyeden, gördüğüm şu ağaçtan, hatta şu an bu yazıyı yazdığımdan bile şüphe edebilirim. Belki de bir rüyadayım? Ya da birileri benim zihnimle oyun oynuyor?

Bugünün dünyasına baksanıza; "fake news" (sahte haber) dediğimiz şey her yanımızı sarmış. Sosyal medyada gördüğümüz bir fotoğrafın gerçek mi yoksa montaj mı olduğunu anlamak bile imkansız hale geldi. Birisi bir şey söylüyor, binlerce kişi peşinden gidiyor. İşte Descartes tam burada devreye giriyor. "Dur bir dakika," diyor, "herkesin doğru kabul ettiğini sen hemen kabul etme. Önce bir süzgecinden geçir."

O Meşhur Cümle: Düşünüyorum, Öyleyse Varım

Ve sonra o efsanevi noktaya varıyor: Cogito, ergo sum. Yani "Düşünüyorum, öyleyse varım." Her şeyden şüphe edebilirim; dünyadan, bedenimden, tanrıdan... Ama şüphe ettiğim gerçeğinden şüphe edemem. Şüphe etmek, düşünmek demektir. Düşünüyorsam, o zaman bu düşünceyi üreten bir "ben" olmalı.

Bu cümle bazen çok basit, çok klişe gibi geliyor kulağa ama üzerine biraz kafa yorunca insanı sarsıyor. Özellikle şu her şeyin birbirine karıştığı, gerçekle yalanın iç içe geçtiği dönemde, insanın tutunabileceği tek şeyin kendi zihni, kendi akıl yürütme becerisi olduğunu hatırlatıyor. Ben varsam ve ben düşünebiliyorsam, o zaman bu dünyayı anlamlandırmak için başkalarının onayına ya da eski kitapların köhne bilgilerine muhtaç değilim. Kendi aklım bana yeter.

Akıl mı, Duygular mı?

Descartes bir rasyonalist, yani aklı her şeyin üzerine koyuyor. Ona göre duygular yanıltıcı olabilir, duyular bizi aldatabilir ama matematiksel mantık asla şaşmaz. Tabii ben burada Descartes’la biraz çatışıyorum. Tamam, akıl çok önemli ama insan sadece akıldan ibaret mi? Ya kalbimizin o tarif edilemez sızıları? Ya bir manzaraya baktığımızda içimizde uyanan o garip huzur?

Gerçi Descartes da bunu tamamen reddetmiyor ama o, sağlam bir temel kurma derdinde. Bir bina inşa ederken zeminin ne kadar önemli olduğunu biliyor. Eğer zemin çürükse, üzerine kurduğun bütün o muazzam düşünceler bir gün tepene yıkılır. Bugün bizim yaşadığımız kafa karışıklıklarının çoğu da bu yüzden değil mi? Temelimiz sağlam değil. Bilgiyi derinlemesine öğrenmek yerine, üzerinden şöyle bir geçiyoruz. Bir konuda uzmanlaşmak yerine, her konuda azıcık fikir sahibi olup çokça konuşuyoruz. Descartes ise bize "derine in" diyor, "en temele, o sarsılmaz gerçeğe ulaşana kadar kazmaya devam et."

Modern Dünyanın Descartes ile İmtihanı

Kitabı okurken bugünün karmaşasını düşündüm. Sürekli bir veri bombardımanı altındayız. Her saniye bir bildirim, her saniye yeni bir bilgi... Zihnimiz o kadar dolu ki, artık "düşünmeye" vaktimiz kalmıyor. Sadece "maruz kalıyoruz". Descartes ise zihnini bu gürültüden arındırmak için bir fırının yanına çekilip günlerce sadece düşünmüş. Bizim de bazen o fırının yanına, o sessizliğe ihtiyacımız var.

Kendi kendime diyorum ki; acaba bugün Descartes yaşasaydı, şu elimizdeki ekranlara bakıp ne derdi? Muhtemelen "Bu kadar çok dış dünyaya odaklanmak, iç dünyanızı köreltiyor" derdi. Çünkü gerçek bilgi dışarıdan gelen değil, içeride işlenen bilgidir. Biz bilgiyi tüketiyoruz ama onu "akıl süzgecinden" geçirmiyoruz. Bir haberi okuduğumuzda "Bu doğru mu?" diye sormadan önce "Bu benim görüşüme uyuyor mu?" diye bakıyoruz. Oysa Descartes için önemli olan görüşler değil, kanıtlanabilir doğrulardı.

Sonuç Yerine: Kendi Aydınlanmamız

Descartes okumak, aslında insanın kendi aklına olan güvenini tazelemesi demek. Aydınlanma Çağı’nın o meşhur mottosu gibi: "Aklını kullanma cesaretini göster!" Bu sadece bilim insanları ya da filozoflar için geçerli bir kural değil. Bizim gibi kendi halindeki insanlar için de bir hayat felsefesi olmalı.

Başkalarının ne dediğine, kalabalıkların neye inandığına bakmadan; kendi doğrunu aramak, kendi "ben"ini o karmaşanın içinden çekip çıkarmak... Descartes bize bunu miras bıraktı. Belki bugün her şeyden şüphe ederek yaşayamayız, hayat buna izin vermez ama en azından bize sunulan her şeyi sorgusuz sualsiz yutmamayı öğrenebiliriz.

Bu kitabı bitirdiğimde içimde garip bir ferahlama oldu. Evet, dünya karmaşık, evet her şey belirsiz; ama en azından düşünebiliyorum. Ve düşünebildiğim sürece, bu karanlığın içinde kendi yolumu bulma ihtimalim hep var olacak.

Ben şimdi bu yazıyı burada bitirip, bilgisayarın kapağını kapatacağım. Bir süre hiçbir şeye bakmadan, sadece kendi düşüncelerimin sesini dinleyeceğim. Bakalım o "şüphe" beni nerelere götürecek? Belki de gerçek aydınlanma, o dışarıdaki ışıklarda değil, içerideki o küçücük sessiz odadadır.

Öylesine adlı yazımı okumak için 👉 tıklayın

Yorum Gönder

0 Yorumlar

Bu site deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır.