İşyerinin Penceresinden

 

işyerinin penceresi doğa

Şu an oturduğum masanın tam karşısında, vakıf binasının hafif tozlu ama dışarıdaki dünyayı tüm gerçekliğiyle içeriye davet eden o geniş penceresi var. Dışarıda, Mersin’in o kendine has, bazen insanı yoran sıcağından eser yok bugün. Gökyüzü gri bir tül gibi serilmiş şehrin üzerine. Ve o beklenen misafir sonunda geldi: Hafif bir yağmur çiselemesi.

Aslında bakarsanız, çoğumuz için yağmur sadece bir ulaşım sorunu ya da ıslanma korkusu demek. Ama bence, işyerindeki o rutin döngünün tam ortasında, başınızı dosyaların arasından kaldırıp dışarıya baktığınızda gördüğünüz o ince sızıntı, ruhun bir nevi mola verme biçimi. Sanırım biz modern zaman insanları, doğanın bu sessiz fısıltılarını duymayı çoktan unuttuk.

Yağmurun cama vuran o ilk damlaları... Hani o kadar nazik ki, camda iz mi bırakıyor yoksa camla oyun mu oynuyor seçemiyorsunuz. Bence doğanın en amatör ama en samimi sanatı bu. Bir ressamın fırçayı rastgele tuvale vurması gibi, ama çok daha planlı bir rastgelelik bu. Çiseleyen yağmur, sağanak gibi gürültülü değil; daha çok bir fısıltı gibi. Sanki dünya, işyerindeki klavye seslerinden, telefon zillerinden ve o bitmek bilmeyen evrak hışırtılarından sıkılmış da, bize "Bir saniye, bak burada başka bir ritim var," diyor.

İşyerinin penceresinden dışarıya baktığımda, o grileşen asfaltın üzerindeki parlamayı görüyorum. Ağaçların yaprakları, sanki üzerlerindeki tozu atmak için bu anı beklemiş gibi. Sanırım bitkiler de bizden daha bilge; onlar ne zaman durup yıkanacaklarını, ne zaman güneşe döneceklerini çok iyi biliyorlar. Biz ise sadece "Tazminat alabilir miyim?" ya da "Sözleşmem ne zaman bitiyor?" gibi soruların içinde boğuluyoruz. Tabii bunlar hayatın gerçekleri, ama o pencerenin dışındaki gerçeklik çok daha kadim.

Ofis ortamı dediğimiz yer, aslında doğadan ne kadar da kopuk bir kutu. Gri duvarlar, yapay ışıklar, klimalar... Ama yağmur çiselediğinde, o kutunun duvarları şeffaflaşıyor. Bence cam kenarında çalışmak bir ayrıcalık değil, bir sorumluluk. Çünkü dışarıdaki o değişimi izleyip içeriye taşımanız gerekiyor.

Yağmur damlalarının aşağı doğru süzülüşünü izlerken şunu fark ediyorum: Her bir damla kendi yolunu çiziyor. Bazıları birleşip hızlanıyor, bazıları ise camın pürüzlerine takılıp orada kalıyor. Sanırım bizim hayatlarımız da tam olarak böyle. Hepimiz bir yerlere akmaya çalışıyoruz. Bazen bir arkadaşımızla (başka bir damlayla) birleşip güçleniyoruz, bazen de bir engelde takılıp buharlaşmayı bekliyoruz.

Şu an dışarıda, o incecik çisenti altında yürüyen insanlara bakıyorum. Bazıları şemsiyelerini bir kalkan gibi açmış, kaçıyorlar. Bazıları ise ceketinin yakasını kaldırıp bu anın tadını çıkarıyor. Bence yağmurdan kaçanlar, aslında kendi içlerindeki o dinginlikten de kaçıyorlar. Islanmak, bazen hayata dahil olmanın en kısa yoludur.

Yağmurun sadece görüntüsü değil, o hayali kokusu da içeri sızıyor gibi hissediyorum. Toprakla buluşan o ilk damlaların çıkardığı o meşhur koku... Sanırım buna "petrikor" diyorlardı ama terimlerin pek bir önemi yok. Önemli olan o kokunun insana hissettirdiği "buradayım" duygusu.

Pencerenin kenarındaki o küçük saksıdaki bitki bile canlanmış gibi. Rengi sanki bir ton daha koyu yeşile döndü. Bence doğa, yağmurla birlikte makyajını tazeleyen bir kadın gibi. Daha canlı, daha duru ve kesinlikle daha dürüst. İşyerindeki o resmiyetin, o "Saygılarımla arz ederim" kalıplarının yanında, dışarıdaki bu cömertlik ne kadar da amatörce ve içten kalıyor.

Zamanın Yavaşladığı O An

Hafif yağmur çiselerken zaman sanki biraz daha yavaş akıyor. Ya da bana öyle geliyor. Sanırım beynimiz, o düzenli damla seslerini bir nevi meditasyon müziği olarak algılıyor. Mesela şu an önümdeki boş kağıda bakarken, dışarıdaki o ince hüzünle karışık huzuru buraya aktarmak istiyorum. Ama ne kadar yazarsam yazayım, o camın arkasındaki o anlık hissi tam olarak tarif edemeyeceğim gibi geliyor.

Bence en güzel yazılar, insanın en çaresiz kaldığı ama aynı zamanda en çok hissettiği anlarda çıkıyor. Bir vakıf çalışanı olarak, insanların dertleriyle uğraşırken, bazen sadece gökyüzünün ağlayışını izlemek bile büyük bir lüks. Yağmur, sınıfsal farklılıkları, unvanları, sözleşmeleri ortadan kaldırıyor. Hepimizi aynı ıslaklığın, aynı griliğin parçası yapıyor.

Sonuç Yerine: Pencereyi Kapatmamak

Belki birazdan yağmur şiddetini artıracak, belki de tamamen durup yerini cılız bir güneşe bırakacak. Ama o çiseleme anında hissettiğim o "durma" ihtiyacı, bende kalıcı olacak. Sanırım hepimizin hayatında bir "pencere" olmalı. Sadece dışarıyı görmek için değil, dışarıdaki o devasa ve hesapsız düzenin bir parçası olduğumuzu hatırlamak için.

Bence doğa, biz ne kadar betonların arasına sıkışırsak sıkışalım, bize ulaşmanın bir yolunu hep buluyor. Bir çatlak arasından çıkan otla, ya da bugün olduğu gibi, camımıza hafifçe dokunan o ince yağmur damlalarıyla.

İşime geri dönmeden önce son bir kez bakıyorum. Yağmur hala devam ediyor. Dünya hala dönüyor. Ve sanırım, her şey bir şekilde yoluna giriyor.

Yorum Gönder

0 Yorumlar

Bu site deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır.