Kendimle Baş Başa Kalınca Anladığım Şeyler
Kendimle Baş Başa Kalınca Anladığım Şeyler | İçsel Bir Yolculuk
Bazen hayatın gürültüsü öyle bir noktaya geliyor ki kendi sesi
mi duyamadığımı fark ediyorum. Günler geçiyor, insanlar konuşuyor, yapılacaklar listesi uzuyor ama içimde bir yerde sessizce bekleyen düşünceler hep erteleniyor. İşte tam da böyle bir dönemde, istemeden de olsa kendimle baş başa kaldım. İlk başta bu durum bana biraz ağır geldi. Çünkü insan kalabalığa alışınca sessizlik ürkütücü olabiliyor.
Yalnız kaldığım ilk günlerde zaman sanki daha yavaş akıyordu. Normalde fark etmediğim ayrıntılar gözüme çarpmaya başladı. Pencerenin önünden geçen birinin adımları, duvardaki saatin sesi, akşamüstü odanın içine süzülen ışık… Hepsi bir anda daha görünür hale geldi. Ama asıl görünür olan dış dünya değil, içimde biriken düşüncelerdi. Uzun zamandır kaçtığım sorularla karşı karşıya kalmıştım.
Kendimle baş başa kalmanın en zor tarafı, bahanemin olmamasıydı. Yoğunum diyemiyordum, sonra düşünürüm diye erteleyemiyordum. Çünkü düşünmemek için yaptığım çoğu şey aslında sadece bir kaçıştı. Bunu fark etmek biraz canımı acıttı. İnsan bazen kendi gerçeğiyle karşılaşmaktan çekiniyor. Ama o gerçekle yüzleşmeden de ilerlemek mümkün olmuyor.
Zaman geçtikçe yalnızlığın ilk hissi değişmeye başladı. Başta boşluk gibi gelen o duygu, yerini yavaş yavaş sakinliğe bıraktı. Sürekli bir yerlere yetişme telaşı olmayınca nefes aldığımı hissettim. Sabahları daha yavaş uyanmaya, kahvemi acele etmeden içmeye başladım. Bu küçük değişimlerin ruhuma iyi geldiğini fark ettim. Meğer ben hep hızın içinde yorulmuşum.
Kendimle kaldıkça düşüncelerimin de yumuşadığını gördüm. Önceden çok sert yargıladığım konulara artık daha anlayışla bakabiliyordum. Hatalarımı düşünürken eskisi kadar acımasız değildim. Çünkü herkesin zaman zaman kaybolabileceğini kabul etmeye başladım. Bu kabulleniş, içimde tuhaf bir hafiflik yarattı. Sanki uzun zamandır taşıdığım bir yük yavaşça omuzlarımdan iniyordu.
En önemli farkındalıklardan biri de şuydu: Ben kendime sandığımdan daha az vakit ayırıyormuşum. Sürekli başkalarının beklentilerine göre şekillenen bir günün içinde, kendi isteklerimi duymayı unutmuşum. Ne yapmak istediğimi değil, ne yapmam gerektiğini düşünerek yaşamışım. Kendimle baş başa kalınca bu ayrımı çok net gördüm. Ve ilk defa kendime şu soruyu sordum: “Ben gerçekten ne istiyorum?”
Bu sorunun cevabı hemen gelmedi. Hatta uzun süre sessizlik oldu. Ama o sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine, yeni bir şeyin doğması için gereken sakinlik gibiydi. Günler geçtikçe küçük cevaplar ortaya çıkmaya başladı. Daha sade bir hayat istediğimi fark ettim. Daha az koşturduğum, daha çok hissettiğim bir hayat… Belki de mutluluk dediğim şey tam olarak buydu.
Kendimle kalmanın bana öğrettiği bir başka şey de duygularımı bastırmanın aslında hiçbir işe yaramadığıydı. Üzüntüyü erteleyince yok olmuyor, sadece içimde birikiyordu. Aynı şey kırgınlıklar için de geçerliydi. Onları görmezden geldikçe daha da ağırlaşıyorlardı. Ama bu kez kaçmadım. Ne hissediyorsam onu hissetmeme izin verdim. İlginç olan şu ki, duygularla yüzleşince düşündüğüm kadar korkutucu olmadıklarını gördüm.
Bu süreçte kendime karşı daha şefkatli olmayı da öğrendim. Önceden sürekli daha iyisini yapmam gerektiğini düşünen bir ses vardı içimde. Şimdi o sesin yerini daha sakin bir ton aldı. Bana acele etmemem gerektiğini, her şeyin zamanla olacağını hatırlatan bir ses… Belki de büyümek dediğimiz şey biraz da bu değişimdi.
Yalnız kalmak artık eskisi gibi korkutucu gelmiyor. Hatta zaman zaman ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Çünkü kendime dönebildiğim tek yer orası. Kalabalıklar güzel, paylaşımlar değerli ama insanın kendisiyle kurduğu bağ hepsinden daha belirleyici. Bunu geç de olsa anlamak benim için önemliydi.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, kendimle baş başa kaldığım o günlerin aslında bir kırılma noktası olduğunu görüyorum. O sessizlik olmasaydı belki de hâlâ aynı hızla koşmaya devam edecektim. Nereye gittiğimi bilmeden, sadece yetişmeye çalışarak… Oysa durmak, sandığımın aksine bir kayıp değilmiş. Bazen durmak, yeniden başlayabilmenin tek yoluymuş.
Hâlâ her şeyi çözmüş değilim. Hayat yine karmaşık, sorular yine çok. Ama artık kendimden kaçmıyorum. Cevapları hemen bulamasam da sorularla yaşamayı öğreniyorum. Ve bu bile başlı başına bir değişim gibi geliyor bana.
Belki de kendimle baş başa kalmanın bana öğrettiği en büyük şey şu oldu: İnsan en uzun yolculuğunu kendi içine doğru yapıyor. Bu yolculuk bazen zor, bazen yorucu ama sonunda insanı yine kendine getiriyor. Ve sanırım en çok ihtiyacım olan yer tam olarak burasıydı. Kendime dönebildiğim o sessiz, sade ve gerçek yer.
Kahve ve Mutluluk adlı yazımı okumak için buradan

Yorum Gönder
0 Yorumlar