On Kişiydiler - Agatha Cristie
Kitaplığın en arkasında kalmış, kapağı hafiften sararmış o meşhur kitabı çektim çıkardım: Agatha Christie’nin On Kişiydiler’i. Hani şu eski adıyla On Küçük Zenci olarak bildiğimiz ama sonra adı (haklı olarak) değiştirilen o efsane.
Kitabı aslında lise yıllarımda bir kez okumuştum ama geçen akşam elektrikler kesilince (bizim buralarda hala olur öyle şeyler) mum ışığında tekrar başladım. Ve şunu fark ettim; bu kitap sadece bir polisiye değil, resmen bir insanlık testiymiş. Bugün 2026 yılındayız, her tarafımız teknoloji, her şeyin cevabı bir tık uzağımızda sanıyoruz ama Agatha teyze bize öyle bir "çıkmaz sokak" kurmuş ki, içinde kaybolmamak imkansız.
Issız Ada, Gerçek Yüzler
Hikayeyi az çok bilirsiniz; birbirini hiç tanımayan on kişi, Zenci Adası (ya da asker adası) denilen ıssız bir yere davet ediliyor. Ev sahibi ortada yok ama hepsinin geçmişindeki o kirli sırlar birer birer dökülmeye başlıyor. Şimdi durup bir düşündüm; bugün bizi böyle bir adaya çağırsalar ne olurdu? Muhtemelen ilk işimiz "burada Wi-Fi çekiyor mu?" diye sormak olurdu. Ama o adada ne internet var, ne kaçacak bir yer, ne de güvenebileceğin tek bir ruh.
Aslında o ada, bizim şu modern dünyadaki maskelerimizin düştüğü yerin simgesi gibi. Hepimiz dışarıdan bakınca ne kadar düzgün, ne kadar "etik" insanlarız değil mi? Sosyal medyada duyarlılık kasıyoruz, trafikte hak yemiyoruz (güya), her şey kitabına uygun. Ama o on kişinin her birinin geçmişinde öyle bir "açık" var ki, kanun yakalayamamış ama vicdan peşlerini bırakmamış. İşte Agatha Christie’nin ustalığı burada; bizi o adaya kapatıp "Sen olsan ne yapardın?" diye soruyor.
Suç ve Ceza Ama Başka Türlüsü
Kitabı okurken her karakterde kendimden ya da çevremden bir parça buldum. O kibirli hakim, soğukkanlı Vera, korkak doktor... Hepsi bir şekilde "benim suçum yoktu, şartlar öyle gerektirdi" diyerek kendi vicdanlarını uyutmuşlar. Bugün de öyle değil miyiz? Bir hata yaptığımızda hemen bir bahaneye sarılıyoruz. "Ekonomi kötüydü", "O da bana şöyle yapmıştı", "Herkes yapıyor". Ama o adadaki gramofon kaydı başladığında, o soğuk ses suçlarını birer birer yüzlerine çarptığında, o bahanelerin hiçbiri para etmiyor.
Agatha Christie burada aslında şunu sorgulatıyor: Adalet nedir? Kanunların boşluğundan yararlanıp sıyrılmak seni masum yapar mı? Yoksa asıl mahkeme, gece yastığa başını koyduğunda kurduğun o mahkeme mi? 2026 dünyasında adalet kavramı bazen o kadar çok eğilip bükülüyor ki, insanın bazen o adadaki gibi "ilahi" ya da "kesin" bir adalet arayası geliyor. Tabii kitaptaki gibi kanlı canlı bir infazcıyı kastetmiyorum ama o vicdan azabının ete kemiğe bürünmüş hali insanı ürpertiyor.
O Meşhur Şiir ve Azalan İnsanlar
"On küçük asker çocuk yemeğe gitti..." diye başlayan o tekerleme... Her bir mısrada biri ölüyor ve masadaki biblolar birer birer eksiliyor. Kitabı okurken o bibloların eksilmesini izlemek, sanki kendi hayatımızdan eksilen değerleri izlemek gibi geldi bana. Birer birer ölüyorlar ama asıl ölen onların insanlığa, birbirlerine olan güvenleri.
Katilin kim olduğunu bildiğim halde (çünkü daha önce okumuştum), her sayfada "Acaba bu sefer bir şey değişir mi?" diye bir umutla okudum. Ama hayır, o karanlık son kaçınılmaz. Çünkü hepsi korkunun kölesi olmuş durumda. Korku insanı nasıl da canavarlaştırıyor, değil mi? Yanındakinin katil olabileceği düşüncesi, aslında senin de her an katil olabileceğin gerçeğini doğuruyor. Biz de bugün öyle değil miyiz? Belirsizlik ve korku bizi birbirimize düşman etmiyor mu?
Modern Dünyanın "Zenci Adası"
Bazen diyorum ki, acaba biz de şu an bir adada mıyız? Etrafımız o kadar çok bilgi kirliliği, o kadar çok yapaylık ve o kadar çok "maskeli" insanla dolu ki, kimin gerçek kimin sahte olduğunu anlamak imkansız hale geldi. Agatha Christie’nin bu kitabı yazmasının üzerinden neredeyse bir asır geçmiş ama insan psikolojisi gram değişmemiş. Hala aynı hırslar, aynı korkular, aynı bencillikler...
Mersin’in o sakin sahilinde yürürken insanları izliyorum; herkes telefonuna gömülmüş, sanki o ekranın dışındaki dünya yokmuş gibi. Ama aslında hepimiz o on kişi gibi bir oyunun içindeyiz ve sıra bize ne zaman gelecek diye bekliyoruz. Belki fiziksel bir ölümden bahsetmiyorum ama ruhsal olarak ne kadar hayattayız, o tartışılır.
Sonuç Yerine: Katil Kim?
Kitabın sonundaki o itiraf mektubu... Ah, o mektup! Okurken insanın tüyleri diken diken oluyor. "Adalete olan tutkum ve öldürme arzum..." diyen bir zihin. Ne kadar ürkütücü ama bir o kadar da dürüst. Bizim dünyamızda bu kadar dürüst bir "kötülük" bile kalmadı artık; her şey kılıfına uydurulmuş, her şey bir şekilde "haklı" gösteriliyor.
Valla bu yazıyı öyle bir polisiye incelemesi gibi bitirmek istemiyorum. Sadece şunu söylemek istiyorum: On Kişiydiler’i okuyun ama sadece "katil kim?" diye değil, "ben o adada olsaydım masadaki hangi biblo olurdum?" diye düşünerek okuyun. O zaman kitabın tadı başka bir çıkıyor.
Ben şimdi bu yazıyı bitirip balkona çıkacağım, gökyüzüne bakıp o on kişiden biri olmadığım için şükredeceğim. Ama yine de, masanın üzerinde kaç tane biblo kaldığını bir saymakta fayda var... Hayat bu, belli mi olur?
Bu arada, bu tarz polisiye klasiklerini okumayı seviyorsan, bir dahaki sefere Sherlock Holmes’ün o meşhur "mantık yürütme" sanatını bizim şu karışık hayatımıza nasıl uygularız, onu konuşalım mı? Ne dersin...
Beden Kayıt Tutar adlı yazımı okumak için 👉tıklayın
Yorum Gönder
0 Yorumlar