Günübirlik Hayatlar - Irvin Yalom

 

günübirlik hayatlar irvin yalom

Irvin D. Yalom’un "Günübirlik Hayatlar" kitabını elime aldığımda, aslında sadece bir psikoterapistin anılarını okuyacağımı sanıyordum ama sayfalar ilerledikçe kendi zihnimin dehlizlerinde kaybolduğumu fark ettim. Bu kitap üzerine düşünmek, aslında kendi faniliğimle, korkularımla ve o bitmek bilmeyen "anlam" arayışımla yüzleşmek gibi geldi bana.


Kitabı okurken en çok hissettiğim duygu, o sinsi ama bir o kadar da çıplak olan ölüm korkusuydu. Yalom, Marcus Aurelius’un o meşhur "Hepimiz günübirlik hayatlar yaşıyoruz; hem hatırlayan hem de hatırlanan..." sözünden yola çıkarak bizi bir gerçekle sarsıyor: Hepimiz buradayız, ama çok kısa bir süreliğine. Düşünüyorum da, günlük koşturmacalar içinde ne kadar da çok "sonsuzmuşuz" gibi davranıyoruz. Kitaptaki on farklı öyküde, hastaların her birinde kendimden bir parça buldum. Ölüm sadece yaşlıların ya da hastaların sorunu değilmiş, meğer benim her sabah uyandığımda üzerini örttüğüm o devasa boşlukmuş.

Yalom’un hastalarıyla olan diyaloglarını okuduğumda, terapistin de aslında "her şeyi bilen bir tanrı" olmadığını görmek beni çok rahatlattı. O da korkuyor, o da bazen ne diyeceğini bilemiyor, o da yaşlanıyor. İşte bu "insan insana" temas hali beni çok etkiledi. Düşünüyorum ki, modern dünya bizi sürekli maskeler takmaya zorlarken, Yalom bu kitapta o maskeleri tek tek indiriyor.

Kitabın içinde kaybolurken fark ettiğim bir başka şey de, insanların birbirine ne kadar muhtaç olduğu ama bir o kadar da birbirine dokunmaktan korktuğu oldu. "Beni iyileştiren şey nedir?" diye soruyor hastalar. Yalom ise cevabı teknik terimlerde değil, kurulan o sahici bağda arıyor. Düşünüyorum, ben hayatımdaki insanlarla gerçekten bağ kuruyor muyum, yoksa sadece günübirlik rollerimi mi paylaşıyorum?

Özellikle kitaptaki yaşlı bir kadının geçmişe duyduğu özlem ve pişmanlıkları anlattığı bölüm beni çok sarstı. Gelecekten korktuğumuzu sanıyoruz ama aslında geçmişin yükü bizi daha çok yoruyor diye düşünüyorum. Yalom’un orada sunduğu "şimdi ve burada" yaklaşımı, bana o anın kıymetini hatırlattı. Geçmiş değiştirilemez bir beton gibi orada duruyor, gelecek ise sisli bir yol. Geriye sadece şu an kalıyor; şu an bu kitabı okuyor olmam, şu an bu satırları yazıyor olmam...

"Günübirlik Hayatlar" bana şunu sorgulattı: Hayata bir anlam yüklemek zorunda mıyız, yoksa hayatın kendisi zaten anlamsız mı ve biz bu anlamsızlığı örtmek için mi hikayeler uyduruyoruz? Kitaptaki karakterlerin çoğu, bir kaybın veya bir boşluğun ardından geliyorlar terapiye. Düşünüyorum da, hepimiz bir şeylerin eksikliğini duyuyoruz. Kimimiz bunu kariyerle, kimimiz aşkla, kimimiz ise sadece tüketerek doldurmaya çalışıyoruz.

Yalom, hayatın bir anlamı olmadığını ama bizim ona anlam katma kapasitemiz olduğunu fısıldıyor kulağımıza. Bu hem çok özgürleştirici hem de çok ürkütücü bir düşünce. Eğer anlamı ben yaratıyorsam, bütün sorumluluk benim omuzlarımda demektir. Bu da beni varoluşsal bir sancıya sürüklüyor ama bir yandan da hayatımın iplerini elime almama yardım ediyor.

Kitabı okurken kendimi o meşhur terapi koltuğunda oturuyormuş gibi hissettim. Yalom’un dürüstlüğü, kendi hatalarını ve önyargılarını anlatması beni çok şaşırttı. Genelde uzmanlar kendilerini kusursuz gösterirler ama Yalom öyle yapmıyor. Kendi yaşlılığıyla ve yaklaşan ölümüyle nasıl baş etmeye çalıştığını samimiyetle anlatıyor. Düşünüyorum ki, bu kadar büyük bir yazar ve psikiyatrist bile bu temel korkularla boğuşuyorsa, benim endişelerim ne kadar da insani.

Kitabın dili o kadar akıcı ki, sanki bir roman okuyorum ama her bölüm bittiğinde kendimi dakikalarca duvara bakarken buluyorum. "Peki ya ben?" diyorum. "Benim günübirlik hayatımda iz bırakacak ne var?" Belki de hiçbir şey yoktur ve bu da sorun değildir. Belki de sadece "olmak" yeterlidir.

Sonuç Olarak Ne Kaldı Cebimde?

"Günübirlik Hayatlar" bittiğinde kendimi biraz hüzünlü ama bir o kadar da hafiflemiş hissettim. Ölümün varlığı, hayatın kısalığı aslında bir tehdit değil, bir davetmiş gibi gelmeye başladı. Daha dürüst yaşamak için bir davet. Daha çok sevmek, daha az ertelemek ve en önemlisi kendimize karşı daha şefkatli olmak için bir işaret.

Düşünüyorum ki, bu kitabı sadece psikolojiye ilgi duyanlar değil, nefes alan herkes okumalı. Çünkü hepimiz aynı gemideyiz, hepimiz o günübirlik hayatların içinde bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Yalom bize durup nefes almamızı ve yanımızdaki yolcuya "merhaba" dememizi söylüyor.

Bu kitap bende derin bir iz bıraktı. Artık yolda yürürken insanlara baktığımda, her birinin içinde fırtınalar koptuğunu, her birinin o "günübirlik" zaman diliminde kendi anlamını yaratmaya çalıştığını daha iyi anlıyorum. Belki de hayat, o büyük anlamı bulmak değil, o arayışın kendisidir diye düşünüyorum. Amatörce, basitçe ve sadece hissederek...

Not: Bu makale, Irvin D. Yalom’un eserinden aldığım kişisel ilhamla, tamamen kendi içsel yolculuğumun bir yansıması olarak kaleme alınmıştır. Her okuyucunun bu satırlarda farklı bir yara izine dokunacağını biliyorum.

Yorum Gönder

0 Yorumlar

Bu site deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır.