Madame Bovary

 

Madame bovary


Modern İnsanın Bitmeyen Tatminsizliği: Madame Bovary ve "Daha Fazlası" Arzusu

​Edebiyat dünyasında bazı karakterler vardır ki, üzerinden yüzyıllar geçse de sanki yan sokaktaki bir kafede oturuyorlarmış gibi canlı kalırlar. Gustave Flaubert’in 1857’de kaleme aldığı Madame Bovary, benim için sadece bir "aldatma" veya "taşra sıkıntısı" hikayesi değil; modern insanın bitmek bilmeyen o trajik tatminsizliğinin ilk ve en keskin aynasıdır. Emma Bovary’nin hikayesine her baktığımda, aslında bugünün "her şeye sahip olma" takıntısını, sosyal medyadaki o pırıltılı hayatlara duyulan özlemi ve gerçekliğin gri tonlarından kaçış çabamızı görüyorum.

​1. Romantik Bir İllüzyonun Pençesinde: Emma Kimdir?

​Emma, bir manastırda yetişmiş, eline geçen her aşk romanını adeta içmiş bir kadın. Onun dünyasında sevgi; şatolar, ay ışığında yapılan valsler, ipek elbiseler ve fırtınalı vedalar demek. Ancak hayatın ona sunduğu gerçeklik, iyi kalpli ama son derece sıradan, hırsları olmayan bir taşra doktoru olan Charles Bovary.

​Benim burada gördüğüm en büyük trajedi, Emma’nın Charles’a olan nefretinden ziyade, Charles’ın sunduğu o "huzurlu monotonluğa" duyduğu tahammülsüzlük. Emma için hayat, eğer bir roman sahnesi gibi geçmiyorsa, yaşanmaya değer değildir. Bu bakış açısı, onu yavaş yavaş kendi sonuna hazırlayan o büyük boşluğa itiyor.

​2. Bovaryzm: Kendi Hayatına Yabancılaşmak

​Edebiyat eleştirmenleri Emma’nın bu durumuna "Bovaryzm" adını vermişler. Yani; insanın olduğu kişiden farklı biri olduğuna inanması veya sahip olduğu hayatı yetersiz bularak imkansızın peşinde koşması.

​Yazıyı yazarken şunu düşündüm: Bugün kaçımız "Bovaryzm" pençesinde değiliz ki? Instagram'daki filtreli hayatlara bakıp kendi mutfağımızdan, kendi eşimizden veya işimizden soğumuyor muyuz? Emma, 19. yüzyılın o dar koridorlarında bu hissin öncüsüydü. O, elindeki gümüş şamdanı beğenmeyen, hep daha parlak, daha aristokratik olanın peşinde koşan bir ruhtu. Ancak kaçtığı her şey, aslında onun kendi içindeki boşluktan ibaretti.

​3. Charles Bovary: Masumiyet mi, Yoksa Aptallık mı?

​Kitabı okurken Charles’a bazen çok acıyorum, bazen de "bu kadar da olmaz" diyorum. Charles, Emma’yı gerçekten seviyor; ama Emma’nın istediği o "yüce" aşkı anlayacak kapasiteye sahip değil. O, akşam yemeğinde yediği çorbanın tadıyla, karısının yanında huzurla uyumasıyla yetinen bir adam.

​Flaubert burada müthiş bir kontrast kurmuş: Bir yanda her şeyi bir trajediye dönüştüren Emma, diğer yanda trajedinin içinde olduğunu bile fark etmeyen Charles. Bu iki karakterin çatışması, aslında idealizm ile realizmin, hayal ile gerçeğin çarpışmasıdır. Ve ne yazık ki bu çarpışmadan her zaman gerçek galip çıkar; can yakarak olsa bile.

​4. Lüks Tutkusu ve Ekonomik Çöküş

​Emma’nın trajedisi sadece duygusal değil, aynı zamanda çok somut bir temele, yani paraya dayanıyor. Leon ve Rodolphe ile yaşadığı yasak aşklar, onun ruhundaki o boşluğu doldurmaya yetmeyince, Emma bu boşluğu nesnelerle yamamaya çalışıyor. En pahalı kumaşlar, lüks mobilyalar ve bitmek bilmeyen borçlar...

​Burada tüccar Lheureux karakterine parantez açmam gerekiyor. Lheureux, Emma’nın zaaflarını çok iyi bilen, ona "sahte bir cennet" sunan o sinsi tefeci tipidir. Emma’nın lüks düşkünlüğü, aslında modern tüketim toplumunun ilk ayak sesleridir. Ruhundaki acıyı alışverişle bastırmaya çalışan bir kadının, borç batağında boğuluşunu izlemek bugünün dünyası için ne kadar da tanıdık, değil mi?

​5. "Madame Bovary Benim!"

​Flaubert’e bu karakteri nereden bulduğu sorulduğunda verdiği o meşhur cevap: "Madame Bovary c'est moi!" (Madame Bovary benim!). Bu cümle çok kıymetli. Çünkü Emma sadece bir kadın karakter değil; o, yazarın (ve hepimizin) içindeki o huzursuz, durulmayan, hep "başka bir yerlerde" olma isteğini temsil ediyor.

​Ben de bu yazıyı yazarken şunu fark ediyorum; Emma’yı sadece eleştiremiyoruz, çünkü onun o insani zaafı her birimizin içinde bir yerlerde gizli. Hepimiz bir noktada hayatın bize sunduğu "rutin"den sıkılıp, bir pencere açıp o pırıltılı dünyaya kaçmak istemiyor muyuz?

​6. Realizmin Zirvesi: Flaubert’in Üslubu

​Bu romanın bu kadar profesyonel ve etkileyici durmasının asıl sebebi, Flaubert’in dili kullanma biçimi. O, hiçbir kelimeyi tesadüfen seçmez. "Le mot juste" (doğru kelime) peşinde koşarak yıllarca tek bir sahne üzerine çalışmıştır. Örneğin, o meşhur tarım fuarı sahnesini düşünelim: Bir yanda devlet yetkililerinin sıkıcı söylevleri, diğer yanda Rodolphe’un Emma’ya yaptığı sahte aşk itirafları... Flaubert bu iki sahneyi iç içe geçirerek, aşkın da aslında o tarım ödülleri kadar sahte ve mekanik olabileceğini bize hissettirir.

​Sonuç: Emma’dan Bize Kalanlar

​Emma Bovary’nin hikayesi acı bir sonla, o meşhur arsenik sahnesiyle biter. Emma, hayatı boyunca aradığı o "tatlı" aşkı bulamaz ama ağzındaki o "acı" arsenik tadıyla hayata veda eder. Bu son, romantik hayallerin gerçekliğin sert duvarına çarpıp tuzla buz olmasının en somut tasviridir.

​Bu kitabı bitirdiğimde kendime şu soruyu sordum: Mutluluk gerçekten ulaşılamaz bir zirve mi, yoksa biz mi Emma gibi yanı başımızdaki güzellikleri görmeyi reddediyoruz? Belki de gerçek trajedi, aradığımız o büyük aşkların veya lüks hayatların değil, onları ararken kaybettiğimiz o huzurlu anların yokluğundadır.


Bridgerton adlı yazımı okumak için tıklayın 👉buraya

Yorum Gönder

0 Yorumlar

Bu site deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır.