Olasılıksız - Adam Fawer

 

olasılıksız adam fawer

Valla dürüst olacağım, bu kitabı ilk elime aldığımda "alt tarafı bir macera romanıdır" diye düşünmüştüm. Ama Adam Fawer’ın Olasılıksız’ı öyle bildiğimiz polisiye ya da gerilim kitaplarına pek benzemiyor. Kitabı bitirdiğimde balkona çıkıp gökyüzüne baktığımı hatırlıyorum; içtiğim çaydan tut, o an sokağın köşesinden dönen arabaya kadar her şey gözüme birer matematiksel denklem gibi görünmeye başlamıştı.

Hani bazen olur ya; "Tam o anda orada olmasaydım bunlar başıma gelmezdi" dersin ya da "Bak şu tesadüfe, kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi" diye şaşırırsın. İşte bu kitap, aslında tesadüf dediğimiz o şeyin koca bir yalan olduğunu, her şeyin ama her şeyin bir sebebi ve sonucu olduğunu öyle bir anlatıyor ki, insanın dünya görüşü resmen sarsılıyor.


David Caine ve İhtimaller Denizi

Kitabın merkezinde David Caine diye bir adam var. Adam aslında bir matematik dehası ama hayatı pek de parlak gitmiyor. Epilepsi nöbetleri geçirmeye başladığında işler iyice çığırından çıkıyor. Ama bu nöbetler bildiğimiz cinsten değil; Caine, o anlarda gelecekteki ihtimalleri, olasılıkları görmeye başlıyor.

Şimdi şöyle düşün: Bir madeni parayı havaya attığında "yazı mı gelecek tura mı?" diye beklersin, değil mi? Senin için bu %50 şanstır. Ama David Caine için bu şans değil. Paranın ağırlığını, parmağının vuruş hızını, rüzgarın açısını, paranın düşeceği yerin sertliğini hesaplayabilen bir zihin için sonucun ne olacağı bir sır değildir. İşte kitap beni tam bu noktadan vurdu. Bizim "kader" dediğimiz şey, aslında sadece hesaplayamadığımız kadar çok verinin birleşimi mi?

Şans mı, İstatistik mi?

Kitabı okurken Mersin’in o sakin sahilinde yürüdüğümü hayal ettim. Yanımdan geçen insanlar, denizin dalgası, ağaçtan düşen bir yaprak... Hepsi o an orada olmak zorundaymış gibi. David Caine gibi her şeyi görebilseydik, herhalde delirmekten başka çaremiz kalmazdı. Zaten karakter de kitap boyunca bu yükün altında eziliyor.

Kitabın en meşhur kısımlarından biri o poker sahneleriydi. Çoğu insan pokeri şans oyunu sanır ama aslında o koca bir istatistik ve psikoloji savaşıdır. Caine’in o masalarda yaptığı hamleleri okurken şunu fark ettim: Biz aslında her gün bir kumar masasında oturuyoruz. Sabah hangi yoldan gideceğimize karar verirken bile bir risk alıyoruz ve o riskin sonucunda hayatımız değişebiliyor. Ama biz bunun farkında bile değiliz, "şans işte" deyip geçiyoruz.

Laplace’ın Şeytanı ve Bizim Küçük Dünyamız

Kitapta "Laplace’ın Şeytanı" diye bir kavram geçiyor. Fransız bir bilim insanının ortaya attığı bu fikir, evrendeki her atomun yerini ve hızını bilen bir varlığın geleceği de geçmiş gibi net görebileceğini söyler. Bu düşünce üzerine biraz kafa yorunca insanın içi ürperiyor. Eğer her şey bir zincirin halkasıysa, bizim "özgür irade" dediğimiz şey nerede kalıyor?

Yani ben bugün bu yazıyı yazmayı "seçtim mi", yoksa dünden, geçen yıldan ya da çocukluğumdan gelen binlerce küçük sebebin sonucunda bu bilgisayarın başına oturmak "zorunda mı" kaldım? Adam Fawer bunu öyle sürükleyici bir dille anlatıyor ki, bir yandan David Caine’in hayatını kurtarmaya çalışmasını izliyorsun, bir yandan da kendi hayatını sorgularken buluyorsun kendini.

Kovalamaca ve Heyecan

Tabii kitap sadece felsefeden ibaret değil. Arkada acayip bir aksiyon dönüyor. Gizli servisler, bilimsel deneyler, kaçışlar... Kitabın temposu o kadar yüksek ki, "hadi bir bölüm daha" derken bir bakmışsın sabah olmuş. Özellikle o "Nava" karakteriyle olan ilişkisi ve aralarındaki o gizemli bağ, hikayeyi çok başka bir boyuta taşıyor.

İşin içine kuantum fiziği, beyin gücü ve biraz da psikoloji girince, ortaya öyle bir karışım çıkmış ki; hem beynin yanıyor hem de sayfaları çevirmekten kendini alamıyorsun. Adam Fawer’ın en büyük başarısı bu bence; çok ağır ve karmaşık konuları, herkesin anlayabileceği ve heyecan duyabileceği bir dille anlatabilmiş olması.

Kendi Hayatıma Bakınca...

Kitabı bitirip kapağını kapattığımda şunu düşündüm: Belki de hayatı bu kadar çok kontrol etmeye çalışmamak lazım. Evet, her şey bir sebep-sonuç ilişkisi olabilir ama biz o devasa denklemi çözecek kapasitede değiliz. O yüzden bazen sadece "akışına bırakmak" gerekiyor.

Eskiden başıma gelen küçük aksiliklere çok canım sıkılırdı. Mesela otobüsü kaçırdığımda dünyam başıma yıkılırdı. Ama artık diyorum ki; "Belki de o otobüsü kaçırmam gerekiyordu." Belki o otobüse binsem hayatım daha kötü bir yöne evrilecekti? Kim bilir? Olasılıklar o kadar sonsuz ki, içinde boğulmak yerine o denizde yüzmeyi öğrenmek lazım.

Son Söz Olarak

Eğer hala Olasılıksız’ı okumadıysan, kendine büyük bir haksızlık ediyorsun demektir. Ama uyarayım; bu kitabı okuduktan sonra hayatındaki hiçbir "tesadüfe" eski gözle bakamayacaksın. Marketteki sırada neden tam da o adamın arkasında olduğunu, neden tam o saniyede telefonunun çaldığını sorgulamaya başlayacaksın.

Bence bu kitabın güzelliği de burada. Bize dünyayı daha dikkatli izlemeyi, her anın kıymetini bilmeyi ve aslında ne kadar büyük bir gizemin parçası olduğumuzu hatırlatıyor. Ben şimdi bu yazıyı bitirip, bir sonraki "ihtimalin" ne olacağını merak ederek dışarı çıkacağım. Belki de tam köşeyi döndüğümde hayatımı değiştirecek o olayla karşılaşırım. Ne dersiniz, düşük bir ihtimal mi?

Valla bu kitap bana şunu öğretti: Hiçbir ihtimal göründüğü kadar düşük değildir.

Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk adlı yazımı okumak için 👉tıklayın

Yorum Gönder (0)
Daha yeni Daha eski