The Adam Project
The Adam Project izlerken kendi çocukluğuma dokunduğum anlar
Zaman yolculuğu fikri beni her zaman etkilemiştir. Çünkü insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Geçmişe dönebilseydim neyi değiştirirdim?
Bu sorunun net bir cevabı yok. Belki hiçbir şeyi değiştirmezdim. Belki de tek bir anı yeniden yaşamak isterdim. Film tam da bu duygunun etrafında dolaşıyordu. Büyük olaylardan çok küçük anların değerini hatırlatıyordu. Bazen bir konuşma, bazen yarım kalmış bir sarılma… Hayatta en çok eksikliğini hissettiğimiz şeylerin aslında ne kadar basit olduğunu düşündüm.
Filmi izlerken en çok içime dokunan şey, yetişkinlik ile çocukluk arasındaki o görünmez mesafeydi. Büyüdükçe bazı duygularımızı saklamayı öğreniyoruz. Kırıldığımızı belli etmemek, korktuğumuzu göstermemek, güçlü görünmek… Oysa çocukken böyle değildik. Hissettiğimiz neyse oydu. Film, bu iki hâli yan yana getirince içimde garip bir yumuşama oldu. Çünkü fark ettim ki içimde hâlâ konuşmak isteyen bir çocuk var. Sadece uzun zamandır sesini kısmışım.
Hikâyede aksiyon, mizah ve duygu dengesi vardı. Ama beni asıl yakalayan şey diyalogların arasına saklanan o sessiz anlamlardı. Bazen karakterler konuşurken kendi hayatımdan bir cümle duymuş gibi oldum. Sanki film bana özel bir şey söylüyordu. Bu his nadir olur. Çünkü çoğu yapım herkese aynı anda konuşur. Ama bazı hikâyeler vardır ki insan kendini tek başına dinliyormuş gibi hisseder. Ben burada tam olarak bunu yaşadım.
Aile meselesi de filmin merkezindeydi. Zaman geçtikçe aileyle kurduğumuz ilişki değişiyor. Çocukken anlamadığımız şeyleri büyüyünce fark ediyoruz. Bazen geç kalmış bir anlayış oluyor bu. Bazen de içimizde kalan bir pişmanlık… İzlerken kendi hayatımdaki suskun anları düşündüm. Söyleyemediğim cümleleri, ertelediğim konuşmaları… Film bana şunu hatırlattı:
Sevgi çoğu zaman karmaşık değil, sadece ertelenmiş oluyor.
Görsel dünya elbette etkileyiciydi. Işıklar, sahneler, tempo… Hepsi akıcıydı. Ama ilginç olan şu ki aklımda kalan şey efektler değil duygulardı. Demek ki bir filmi unutulmaz yapan teknoloji değil, kalbe değen tarafıymış. Bu düşünce bile başlı başına anlamlı geldi bana. Çünkü günlük hayatta da en çok hatırladığımız şeyler büyük başarılar değil, küçük hisler oluyor.
Filmin ortalarına doğru içimde belirgin bir duygu oluştu:
Hüzünle karışık bir umut.
Geçmiş değişmese bile onunla barışmanın mümkün olabileceğini hissettim. Belki de iyileşmek dediğimiz şey tam olarak bu. Olanı silmek değil, olanla yaşamayı öğrenmek. Bu düşünce içimde sakin bir yer açtı. Uzun zamandır fark etmediğim bir dinginlik gibi.
Bittiğinde hemen başka bir şey açmak istemedim. Bir süre ekrana bakmadan oturdum. Çünkü bazı hikâyeler sessizlik ister. Üzerine düşünmek, hissetmek, belki biraz da hatırlamak… Film bana çocukluğumu hatırlattı derken sadece yaşadığım günleri kastetmiyorum. Daha çok o zamanki saflığı. Her şeyin mümkün göründüğü, korkuların kısa sürdüğü, umutların kolay yeşerdiği o hâli… Büyüdükçe kaybettiğim şeyin zaman değil, o his olduğunu fark ettim.
Kendi kendime şu soruyu sordum:
İnsan gerçekten büyümek zorunda mı, yoksa sadece öyle mi sanıyoruz?
Belki de içimizdeki çocuğu tamamen susturmadan da yetişkin olabiliriz. Belki güç dediğimiz şey sertleşmek değil, yumuşak kalabilmektir. Film bana bunu düşündürdü. Ve uzun zamandır bir filmin bana bu kadar soru sordurduğunu hatırlamıyorum.
Ertesi gün bazı sahneleri tek tek hatırlamıyordum. Ama bıraktığı duygu hâlâ oradaydı. Bu benim için önemli bir ölçü. Çünkü gerçek etki, görüntüler silindikten sonra kalan histir. İçimde kalan şey ise şuydu:
Geçmişe dönemesem bile geçmişteki kendime daha şefkatli bakabilirim.
Hatalarımı değiştiremesem bile kendimi affedebilirim.
Ve belki de en önemlisi…
Zaman ileri giderken kalbimin tamamen sertleşmesine izin vermem.
Bugün filmi düşündüğümde aklıma gelen ilk kelime “umut” oluyor. Gürültülü, büyük, bağıran bir umut değil. Daha sessiz, daha sakin bir umut. Sabah erken saatlerde gelen yumuşak ışık gibi. Her şeyi bir anda değiştirmiyor ama içini ısıtıyor. Bazen insanın ihtiyacı olan tek şey de bu zaten.
Eğer bir gün geçmişe dönme şansım olsaydı, muhtemelen hiçbir şeyi değiştirmezdim. Sadece bazı anlarda biraz daha uzun kalmak isterdim. Bir kahkaha, bir sarılma, basit bir akşam… Film bana bu isteğin ne kadar insani olduğunu hatırlattı. Ve garip bir şekilde bu düşünce beni üzmedi. Aksine içimde hafif bir huzur bıraktı.
Sanırım bu hikâyeden kendime aldığım en sade cümle şu oldu:
Zamanı geri alamam… ama kalbimi kaybetmek zorunda da değilim.
İşte bu yüzden, benim için bu film sadece bir bilim kurgu macerası değil;
kendi içime doğru yapılmış sessiz bir yolculuk olarak kaldı.

Yorum Gönder
0 Yorumlar