The Irishman

 

THE IRISHMAN: ZAMANIN ACIMASIZLIĞI VE BİR ÖMRÜN MUHASEBESİ

Martin Scorsese’nin üç buçuk saatlik dev yapımı The Irishman bittiğinde, kendimi karanlık salonda (ya da aslında oturma odamdaki koltukta) derin bir sessizliğin ortasında buldum. Film bitti ama içimdeki o ağırlık gitmedi. Neden biliyor musunuz? Çünkü bu film bana sadece bir mafya hikayesi anlatmadı; bana zamanın ne kadar hızlı geçtiğini ve insanın yaş
lanınca elinde kalan tek şeyin vicdanı olduğunu yüzüme tokat gibi çarptı.

Genellikle mafya filmlerinde silahlar konuşur, paralar havada uçuşur ve karakterler görkemli hayatlar yaşar. Ama Scorsese bu sefer başka bir şey yapmış. O, ölümü bekleyen yaşlı bir adamın penceresinden geçmişin o "tozlu ve kanlı" sayfalarına bakmamızı istemiş. Frank Sheeran (The Irishman) rolünde Robert De Niro’yu izlerken, aslında kendi hayat yolculuğumuzu, aldığımız kararları ve o kararların bizi günün birinde nasıl bir yalnızlığa sürükleyebileceğini gördüm.

Bir Ömür Boyu "Ev Boyamak": Sadakat mi, Yoksa Kölelik mi?

Filmin başında geçen o meşhur "Ev boyadığını duydum" cümlesi, aslında bir cinayet itirafı. Frank Sheeran, hayatı boyunca güçlü adamların emirlerini yerine getiren bir "işçi". Ben bu karakterde aslında modern dünyanın o sıradan çalışanını gördüm. Sadece kendisine söyleneni yapan, sorgulamayan ve sadakati her şeyin üstünde tutan o adam... Ancak Frank’in bu sadakati, onu sonunda kızıyla bile konuşamayan, bir huzurevi odasında tek başına ölümü bekleyen bir "hiç kimse"ye dönüştürüyor.

Kendi hayatıma baktığımda, bazen işlerimize, hedeflerimize veya başkalarına o kadar sadık kalıyoruz ki; asıl korumamız gereken şeyi, yani ruhumuzu ve ailemizi ihmal ediyoruz. Frank, Jimmy Hoffa’ya (Al Pacino) ne kadar sadıksa, Russel Bufalino’ya (Joe Pesci) da o kadar bağlıydı. Ama bu iki dev isim arasındaki çatışmada Frank’in seçimi, aslında onun kendi ruhunun idam fermanıydı. En yakın dostunu, en güvendiği insanı "boyamak" zorunda kalmak... İşte bu sahne, sadakatin bazen insanı nasıl bir canavara dönüştürebileceğinin en acı kanıtı.

Al Pacino, Robert De Niro ve Joe Pesci: Devlerin Son Dansı

İtiraf etmeliyim ki bu üç ismi aynı karede görmek, sinema tarihinin bana verdiği en güzel hediyelerden biriydi. Al Pacino’nun o enerjik, yerinde duramayan Jimmy Hoffa karakteri ile Joe Pesci’nin o sessiz, derinden gelen ve korkutan Russel karakteri arasındaki zıtlık muazzamdı. Hele o yemek sahneleri! O sahnelerde dönen diyaloglar, aslında filmin asıl aksiyonudur. Bağırmadan, çağırmadan sadece bakışlarla nasıl tehdit edilir, Joe Pesci’den ders olarak izledik.

Peki ya Robert De Niro? Frank Sheeran karakterindeki o sessiz kabulleniş... Frank, hayatı boyunca bir piyon olarak yaşamış ve yaşlılığında o piyonluğun bedelini ağır ödüyor. Filmin sonunda o meşhur sahne var ya; Frank’in odasının kapısını aralık bırakması... Neden? Çünkü hala birinin gelmesini bekliyor. Ama kimse gelmiyor. O kapı aralık kalsa da, beklediği o affedilme hissi asla içeri girmeyecek. Bu trajedi beni o kadar etkiledi ki, filmi izledikten sonra uzun süre kimseyle konuşmak istemedim.

Teknolojik Gençleştirme: Bir Sanat Tercihi mi, Yoksa Engel mi?

Filmin en çok tartışılan yönü, oyuncuların CGI teknolojisiyle gençleştirilmesiydi. Bazıları bunun "yapay" durduğunu söyledi ama ben tam tersini düşünüyorum. O "genç" yüzlerin altındaki o yaşlı ve yorgun gözler, aslında filmin ana temasıyla o kadar uyumluydu ki! Biz de anılarımıza daldığımızda kendimizi genç hatırlarız ama bugünkü aklımızla o anıları yargılarız. Frank’in genç bedeniyle o hantal hareketleri, zamanın ne kadar zalim olduğunun fiziksel bir yansımasıydı. Scorsese bize şunu dedi: "Yüzünüzü gençleştirebiliriz ama zamanın kemiklerinizde bıraktığı o ağırlığı asla silemeyiz."

Sonuç: Açık Kalan Kapılar

The Irishman, sadece bir suç filmi değil. O, bir pişmanlık senfonisi. 209 dakika boyunca aslında bir adamın yavaş yavaş nasıl yok olduğunu izliyoruz. Güç, para ve sadakat bittiğinde elimizde kalan tek şey, açık bıraktığımız o kapıdan içeri girmesini beklediğimiz sevgidir. Ama Frank gibi, eğer hayatımızı sadece "ev boyayarak" geçirirsek, o kapıdan içeri sadece soğuk bir rüzgar girecektir.

Siz bu filmi izlerken Frank’e kızdınız mı, yoksa ona acıdınız mı? Ben ikisini de yaptım. Ona çok kızdım çünkü sevdiklerini korumak yerine güce itaat etmeyi seçti. Ama ona çok acıdım çünkü sonunda o da hepimiz gibi sadece bir insandı; hatalarıyla, günahlarıyla ve korkularıyla baş başa kalmış yaşlı bir çocuktu.


Zeytin ağacı hakkındaki yazımı okumak isterseniz 👉buradan

Yorum Gönder

0 Yorumlar

Bu site deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır.