Pera Palas'ta Gece Yarısı

 


pera palas


Pera Palas’ta Gece Yarısı üzerine kendi içimden geçenler

Bazı diziler vardır, izlersin ve biter. Sonra hayatına kaldığın yerden devam edersin. Ama bazı hikâyeler de var ki ekrandan taşıp insanın zihnine yerleşiyor. Benim için bu dizi tam olarak böyle oldu. İlk bölümü açarken açıkçası büyük bir beklentim yoktu. Sadece akşamı sessizce geçirmek, kafamı dağıtmak istiyordum. Fakat birkaç sahne sonra kendimi başka bir zamanın içinde, başka bir ruh hâlinin ortasında buldum. Diziyi izlerken asıl şaşırdığım şey hikâyeden çok kendi içimde dolaşmaya başlamamdı.

Zaman kavramı zaten beni hep düşündüren bir şey olmuştur. Geçmişe dönmek mümkün olsaydı neyi değiştirirdim, hangi anın içinde biraz daha kalmak isterdim, hangi hatayı hiç yapmamış olmayı dilerdim… Bu dizi tam da bu soruların ortasına bıraktı beni. İzlediğim şey sadece bir kurgu değildi; sanki kendi hayatımın farklı ihtimallerini izliyormuşum gibi hissettim. Belki de bu yüzden sahneler bittiğinde bile zihnim susmadı.

En çok dikkatimi çeken şeylerden biri atmosferdi. Eski İstanbul’un o ağır ama büyülü hissi ekrandan bana kadar ulaştı. Dar koridorlar, loş ışıklar, sessizce saklanan sırlar… Bunların hepsi bende garip bir duygu uyandırdı. Sanki geçmiş dediğimiz şey gerçekten kaybolmuyor da sadece görünmez bir yerde bekliyormuş gibi. Bunu düşünmek bile insana tuhaf bir huzur veriyor. Çünkü geçmiş tamamen yok olmuyorsa, belki hatalar da sadece birer yük değildir.

Kendimi ana karaktere yakın hissettiğim anlar oldu. Özellikle ne yapacağını bilemediği, bir yere ait olamadığı sahnelerde. Hayatımın bazı dönemlerinde ben de aynı boşluk hissini yaşamıştım. Herkes bir yere koşarken yerimde sayıyormuşum gibi gelmişti. İşte o sahneleri izlerken yalnız olmadığımı hatırladım. Bazen bir dizinin en büyük gücü tam da bu oluyor: Sana hissettirmek.

Dizinin temposu zaman zaman yavaşladı, hatta bazı bölümlerde olaydan çok duygu ön plandaydı. Normalde böyle anlarda sıkılırım diye düşünürdüm. Ama bu kez öyle olmadı. Çünkü sahnelerin yavaşlığı bana düşünmek için alan açtı. Günlük hayatta pek fırsat bulamadığımız o durup kalma hâli… Belki de en çok ihtiyacımız olan şey bu ama en az yaptığımız da yine bu.

İzlerken şunu fark ettim: Aslında geçmişe gitmek istemiyoruz. Sadece içimizde yarım kalmış hisleri tamamlamak istiyoruz. Söylenmeyen bir söz, tutulmayan bir el, kaçırılan bir fırsat… Zaman makinesi olsa bile bunların hepsini düzeltemeyiz belki. Ama yüzleşebiliriz. Bu dizi bana en çok bunu düşündürdü. Yüzleşmenin korkutucu olduğu kadar iyileştirici de olabileceğini.

Bir başka dikkatimi çeken nokta ise yalnızlık hissiydi. Kalabalıkların içinde bile insanın kendini tek başına hissetmesi çok tanıdık bir duygu. Dizide bu his sessiz sahnelerle çok iyi verilmişti. Gürültü yoktu ama boşluk vardı. Ve bazen en yüksek ses tam da o boşluk oluyor. Bunu izlerken kendi hayatımdaki sessizlikleri hatırladım. Konuşmadığım anları, sustuğum günleri… Belki de bu yüzden hikâye bana uzak gelmedi.

Dizinin bende bıraktığı en güçlü etki umut oldu diyebilirim. Garip ama gerçek. Çünkü ne kadar karmaşık olursa olsun, her şeyin değişebileceğine dair küçük bir ihtimal hep vardı. Hayatta da böyle değil mi zaten? Bazen tek ihtiyacımız olan şey minicik bir ihtimal. Tam her şey bitti derken içimize sızan o ince ışık.

Şunu da itiraf etmeliyim: Diziyi bitirdikten sonra hemen başka bir şey açamadım. Bir süre sessizce oturdum. Çünkü bazı hikâyeler aceleye gelmiyor. Üzerine düşünmek gerekiyor. Hatta biraz susmak… Belki de bu yüzden etkisi uzun sürdü. Sadece izlediğim bir yapım değil, içimde dolaşan bir duyguya dönüştü.

Genelde bir dizi hakkında konuşurken oyunculuk, kurgu ya da teknik detaylar anlatılır. Ama ben bu kez bunları anlatmak istemiyorum. Çünkü benim için mesele teknik değildi. Hissettiğim şeydi. Bazen kusursuz olmayan bir hikâye bile kalbine dokunabiliyor insanın. Ve kalbe dokunan şeyler kolay kolay unutulmuyor.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu söyleyebilirim: Bu diziyi izlediğim akşam sıradan bir akşam değildi. İçimde uzun zamandır kapalı duran bazı kapılar aralandı. Geçmişi, pişmanlıkları, ihtimalleri yeniden düşündüm. Ama en önemlisi şunu fark ettim: Zaman ileri gidiyor olabilir, fakat insan isterse içindeki hikâyeyi yeniden yazabilir.

Belki de bu yüzden bazı yapımlar sadece eğlence değildir. Bazen bir aynadır. Kendini görürsün. Bazen bir kapıdır. İçeri girip kaybolursun. Bazen de sessiz bir arkadaş gibi yanında oturur. Hiçbir şey söylemeden seni anlar. Benim için bu hikâye biraz böyleydi.

Şimdi üzerinden zaman geçmesine rağmen aklımda kalan sahneler var. Net hatırlamasam bile hislerini hatırlıyorum. Demek ki asıl iz bırakan görüntüler değil, duygularmış. Ve galiba büyü dediğimiz şey de tam olarak bu: Bitse bile içimizde yaşamaya devam eden hikâyeler.

Eğer bir gün yine kendimi kaybolmuş hissedersem, bu diziyi hatırlayacağım. Çünkü bana şunu fısıldadı:
Geçmiş değişmeyebilir…
Ama insan değişebilir.
Ve bazen tek gereken şey, kendi hikâyene yeniden bakma cesareti.

Kişisel farkındalık adlı yazımı okumak için buradan

Yorum Gönder

0 Yorumlar

Bu site deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır.