Görünmez Adam




görünmez adam

O Meşhur Boşluk: Kim Var Orada?

Geçen akşam filmi ikinci kez izleyeyim dedim. Işıkları kapattım, evin içinde sadece mutfaktan gelen o cılız sarı ışık var. Film başladı, o ilk sahnelerdeki sessizlik... Cecilia (Elisabeth Moss) o devasa, soğuk evden kaçmaya çalışırken ben de ekrana ekmek banıyorum resmen.

Ama bir sahne var ki, hani Cecilia mutfakta tek başına duruyor, kamera yavaşça mutfağın boş bir köşesine kayıyor ve orada saniyelerce bekliyor ya? İşte o an bende ipler koptu. O sahneyi görünce aklıma direkt çocukken yaşadığım o saçma sapan olay geldi.

Küçük bir itiraf: Ortaokuldaydım, gece su içmeye kalkmıştım. Koridorun sonundaki portmanto, üzerindeki pardösüler yüzünden karanlıkta tıpkı bir adam gibi duruyordu. Ama o gece, yemin ederim o pardösülerin kımıldadığını gördüm. Dakikalarca bakıştık. Gözümü kırpsam üzerime atlayacakmış gibiydi. Sonra babamın horlamasını duyunca "Aman canım rüzgardır" deyip odama depar atmıştım.

İşte film tam olarak bu "çocuksu ama iliklerine kadar hissedilen" korkuyu alıyor, üzerine modern bir narsisizm ve teknoloji sosu ekleyip önümüze koyuyor. Filmdeki o mutfak köşesi, benim çocukluğumdaki o portmantoydu işte. Boşluk bazen en büyük canavardan daha korkutucudur çünkü içine istediğin her kabusu sığdırabilirsin.

görünmez adam


Gelelim şu Adrian herifine. Adam bir optik dehası, zengin, yakışıklı... Ama ruhu kapkara. Filmi izlerken Adrian’ın görünmezliği bana aslında mecazi geldi. Hani bazı insanlar vardır ya; hayatındadırlar, her an ensende nefeslerini hissedersin, ne giyeceğine, kiminle konuşacağına karışırlar ama dışarıdan bakıldığında "Mükemmel bir eş" gibi görünürler. Kimse senin ne çektiğini görmez.

İşte Adrian’ın o görünmezlik zırhı, aslında toplumun bu tür manipülatif insanlara sağladığı o "saygınlık" maskesi gibi. Cecilia "Beni takip ediyor!" diye bağırdığında herkes ona "Deli" muamelesi yapıyor. Çünkü Adrian görünmüyor. Kimse görmediği bir canavara inanmaz. Bu durum beni film boyunca ekrana terlik fırlatma noktasına getirdi. Elisabeth Moss o çaresizliği öyle bir veriyor ki, kadının göz altı torbaları bile Oscar hak ediyor.

Filmde bir "restoran sahnesi" var ki... Bak, eğer henüz izlemediysen burayı hızlı geç ama izlediysen ne demek istediğimi çok iyi biliyorsun. O sahneyi görünce aklıma üniversite yıllarımda yaşadığım bir "rezil olma" anısı geldi (tabii bu kadar kanlı canlı değil!).

Üniversitedeyken hoşlandığım çocukla ilk randevumdayım, her şey harika gidiyor güya. Tam havaya girmişim, bir şeyler anlatıyorum, pat! Garson tepsiyle geçerken ayağı takıldı ve bütün ayran benim üzerime döküldü. O anki "herkes bana bakıyor ve ben yerin dibine girmek istiyorum" hissi var ya? İşte Cecilia’nın o restorandaki hali, o utanç ve dehşetin bin katıydı. Ama o sahnedeki asıl dehşet; senin en güvendiğin alanın, en kalabalık yerin bile güvenli olmadığını anlaman. Adrian orada, tam yanında ve senin hayatını bir saniyede mahvedebilir. Ve yine kimse onu görmüyor.

Leigh Whannell (yönetmen) gerçekten dahi bir adam. Eski filmlerde görünmezlik hep bir iksirle, büyüyle olurdu. Burada ise adam bir "elbise" tasarlamış. Binlerce küçük kamera ve ekranla kaplı bir zırh. Bu beni daha çok korkutuyor biliyor musun? Çünkü bu "mümkün". Yarın bir gün bir teknoloji devi çıkıp "Görünmezlik pelerini yaptık" dese şaşırmayız.

Ama asıl soru şu: Biz buna hazır mıyız? Ben şahsen değilim. Düşünsene, odanda tek başınasın, en mahrem anındasın ve aslında birisi seni izliyor olabilir. Bu düşünce bile insanın akıl sağlığını yitirmesine yeter. Film boyunca Cecilia’nın o yavaş yavaş delirme sürecine eşlik ederken aslında biz de kendi mahremiyetimizi sorguluyoruz. Telefonlarımızın kameraları, akıllı hoparlörler... Hepsi birer "görünmez adam" değil mi aslında?

görünmez adam

Filmin sonuna doğru Cecilia’nın o "kurban" rolünden çıkıp "avcı"ya dönüşmesi... İşte orada arkama yaslanıp "Yürü be kızım!" dedim. O son yemek sahnesi, o soğukkanlılık...

O an aklıma bir filmde duyduğum şu söz geldi: "Birini gerçekten yok etmek istiyorsan, onun sana kullandığı silahı alıp ona doğrultmalısın." Cecilia da tam olarak bunu yaptı. Adrian’ın narsisizmini ve o çok güvendiği teknolojiyi onun sonu haline getirdi. O sahnedeki o hafif gülümsemesi... Safi tatmin!

Son Söz: Arkana Bakma demiyorum, Bak!

The Invisible Man (2020), sadece bir gerilim filmi değil; bir kadının hayatta kalma mücadelesi, bir psikolojik şiddet anatomisi ve teknolojinin ne kadar korkunçlaşabileceğinin kanıtı. Eğer "Korku filmi izleyeyim ama beynim de çalışsın" diyorsan, bu film senin için biçilmiş kaftan.

Benim için bu film, o portmantodaki pardösülerin artık hareket etmediği ama birinin hala orada durabileceği ihtimalinin yarattığı o tatlı-sert ürperti.

Peki ya senin "boşluktan korkma" hikayen ne? Hiç evde yalnızken bir ses duyup "Kesin kedidir" diyerek kendini avuttun mu? Ya da bu filmdeki gibi bir narsistle baş etmek zorunda kaldın mı? Zihnimizi doğru yönde kullanma zamanı. 

Hadi, dök içini. Yalnız olmadığını biliyorsun. Belki de şu an bu yazıyı okurken tam arkanda biri vardır... Şaka şaka (umarım!).

Yorum Gönder (0)
Daha yeni Daha eski